Sanırım Fotoğraf Ve Gerçek gibi paradoksal bir konuyu birkaç yönden ele almak daha doğru bir yaklaşım olacak.

Yoksa böyle bir yazıya sadece tarihsel ve felsefik açıdan fotoğrafı ele alarak başlamak bilinen bir takım açıklamaları tekrar etmekten öteye geçmeyecek. Aslında bu yüzden bu makalenin en sıcak, samimi kısmı sanki ilk kısım olacak. Zira tüm saflığımla geriye dönüş yapıp zaman tünelinde hızla bugüne kadar gelmek daha gerçek (hiper gerçek kavramının kullanıldığı bu çağda ne kadar gerçekse) bir yazı yazmama yol açacak.

Fotoğraf çekmeye gökten gelen bir vahiyle başladığım söylenebilir. Hakikaten ilk makinemi ( SRT-101 Minolta ) neden aldığımı bile bilmiyorum. Hoş bu konuda bir takım bilinçaltı dönüşlerim olmadı değil. Bunların ne kadarı gerçek bugün bile bilmiyorum. Neyse sizi bunlarla meşgul edecek değilim. İlk birkaç karemi dün gibi hatırlıyorum. Birisi karlar altında kalmış bir yaşlı kavak ağacı.  ( kesilmiş bir kökten fışkırmış, bir sürü ayrı gövdeye sahip bir kavak) Sanırım dönemin ruhuna uygun slogansal bir fotoğraf çekmek istemiştim. “Bir ölür bin diriliriz” benzeri. 1983 yılıydı. Henüz 12 Eylül üzerinden birkaç yıl geçmiş. Ardından kurgusal bir fotoğrafımı hatırlıyorum. İki sığır dişi kemiği arasına rengârenk çiçekleri koyup çekmişim. Bu fotoğrafta da yaşam ve ölüm kavramlarını sorgulamıştım kendimce. Sonrasında bir arkadaşımın parmaklarını ısıran, kanatları açılmış bir sığırcık kuşu çekmiştim. Buna da yaşam mücadelesi adını verdiğimi hatırlıyorum. Çok iyi hatırladığım bir başka kare ise; doğu’da çektiğim sırtında odun dalları taşıyan bir kadın fotoğrafı. Saydıklarımdan da anlaşılacağı üzere çektiğim her fotoğrafa bir anlam yüklemeye çalışmışım. Hepsinin kendince bir anlatım dili var. Zaten, kurgu, rastlantı veya belge diyebileceğimiz tüm bu örneklerden de anlaşılacağı gibi oturmuş bir fotoğraf tarzından bahsetmek olası değil. Ama hepsi o günün tarihsel gerçekliği içerisinde anlatımcı fotoğraf tarzına sahip. O yıllar içerisinde beslenebileceğim hiçbir görsel kaynağa sahip olmadığımdan savruk başıma fotoğraflar çekmişim. Sonrasında AFSAD (Ankara Fotoğraf Sanatı Derneği) a üye olmamla birlikte o dönemin ruhuna uygun doğrudan fotoğraf tarzını benimsediğimi görüyorum. Madenci fotoğraflarım, Ankara Kaleiçi’nde ve Kayaş sırtlarında çektiğim toplumcu gerçekçi fotoğraflarım var. AST’ da (Ankara Sanat Tiyatrosu) çektiğim sahne arkası fotoğraflarım da da aynı içerikte. Zaten sergilenen oyunlar da bunu kolaylaştıran Epik Tiyatro türünden oyunlar.  Doksanlarla birlikte deneysel tarza ve kurguya merak sardığımı söylemeliyim. Bunda da o dönem izlediğimiz filmlerin ve dönemin çok büyük etkisi olduğunu bugün fark ediyorum. O kadar çok toplumsal gerçekçi, zaten içerisinde yaşadığımız her zaman kolayca gördüğümüz görüntülerle karşılaşıyordum ki- bu kadar gerçek– rahatsız etmeye başlamıştı sanırım. O dönemde etkisinde kaldığım Tarkovsky ve yerlilerden Ömer Kavur gibi yönetmenlerin görselliği beni de kurguya itti diyebilirim. Dijital dönemin başlarına kadar sürdü bu kurgusal tarzım. Karanlık oda da baskılarımı hep kendim yaptım. Baskılarıma gerçeklik duygusunu bozan siyah-beyaz veya sepya tonları hâkimdi.

2005 yılında ilk dijital makinemi aldım. Bir iki yıllık bir alışma döneminden sonra bir daha hiç filmli çekim yapmadım. Bu arada dijital dünya sadece fotoğraf alanında değil World Wide Web gibi yeni bir çağ başlatan girişimle de yepyeni ufuklar açmaya başlamıştı. Fotoğraf tarzımı yeniden sorgulamaya başlayacak yeni gelişmelerle karşılaşıyordum. Engin bir bilgi kaynağının içerisinde yüzmeye başlamıştım. Fotoğraflarımı internet üzerinde kurulan fotoğraf paylaşım sitelerine yüklemeye başladım. Bunlar www.photo.net , www.usefilm.com , www.deviantart.com gibi farklı tarzları içerisinde barındıran sitelerdi. 2007 veya 2008 yılı olacak hatırlamıyorum; dijital tekniklerin gelişmesiyle birlikte o kadar çok deneme yapar hale gelmiştim ki (yeni plug-inler çıkıyor, filtreler her geçen gün katlanarak artıyordu) bir fotoğraftan onlarca farklı fotoğraf ürettiğimi fark ettim. Bu durum gerçeklik duygumu kaybetmişim hissine kapılmama sebep oldu. Ani bir kararla tekrar sadece belgesel fotoğrafın bir kolu olan sosyal belgesel tarza dönüş yaptım. Yani fotoğrafa ilk başladığım noktaya. Bu arada belgesel fotoğrafa gerçek etiketini yapıştırdığımın farkındayım. Oysa günümüzde yaşadığımız birçok olay belgesel fotoğrafında isterse yalan söyleyebileceğini çoktan ispatlamıştı bize. Bu durumda bende birçok arkadaşımla birlikte fotoğraf ve etik konusunu sorgulamaya başlamıştım. Ancak şunu rahatlıkla söyleyebilirim; fotoğrafa başladığım ilk günden bu yana fotoğraflarımı manipüle etmedim. Hep kendi gerçekliğimin peşinde oldum. Şimdilerde yaptığım sosyal belgesel türdeki çalışmalarımda da en başta kendime dürüst olmaya gayret gösteriyorum. Artık fotoğrafın sanatsal mecrası beni eskisi kadar cezbetmiyor.

Şimdilerde ise insanların içerisine düştüğü instagram çılgınlığını anlamaya felsefik bağlamda bu durumu bir yerlere iliştirmeye çalışıyorum. Yaşdaşım birkaç arkadaşımın dışında bu yeni uygulamayla doğru düzgün çalışan birilerine rastlamayı sabırsızlıkla bekliyorum. Bir de bu kadar birbirine benzeyen görüntü içerisinde nasıl mutlu olduklarını(sonuçta topu topu 50 filtre etrafında dönen bir tram atma vaziyeti var) anlamaya gayret gösteriyorum. 

Gelin isterseniz şimdi tarih perdesinden bakalım bu duruma;

Fotoğrafın ressamlar tarafından icat edildiğini biliyoruz. Yine sosyo-ekonomik yapı içerisinde şekillenen akımlar silsilesinden başka bir şey değil fotoğraf tarihi. Yine o dönemlerde de fotoğraf ve gerçeklik olgusu vurmuş damgasını sanata. Özellikle başka hiçbir sanat dalında sorgulanmayan gerçek kavramı fotoğrafa gelince hep sorgulanır olmuş. Çünkü en başlarda ışık ve perspektif üzerine gerçeğe en yakın ilişkiyi fotoğraf sağlamış. Bu tür yaklaşımların sergilenmesinde ekonomik, kültürel, politik, teknolojik ve sanatsal olguların ve imgenin geçirdiği değişimler etkili olmuştur.

Gerçekçilik, romantizm, izlenimcilik, dışavurumculuk, sembolizm, kübizm, soyut sanat vb. akımlar bu değişimlerin başını çekmiştir. Akımlar aynı zamanda, karşılıklı uzlaşmazlıkların çıkmasına ve çatışmalara yol açmıştır. Çıkmaya da devam etmektedir. Bu durum kavramsal fotoğraf ve belgesel fotoğraf adı altında ağırlıklı olarak iki başlığa ayrılmış gibi gözükmekte. Ancak yukarıda da saydığımız akımlarda görüldüğü gibi bu ayrışmalar günümüz sosyo- ekonomik yapısı çerçevesinde şekillenmektedir.

Birde Felsefik süreçten bakarsak durum daha anlaşılır bir hal alacak gibi. (Yeri gelmişken bundan sonraki satırların yazılmasında yararlandığım Ege Yayınları’ndan çıkan Zuhal Özel Sağlamtimur tarafından kaleme alınmış “Fotoğrafçılık Tarihinde Teknik Ve Kültürel Dönüşümler” isimli kitabı edinmenizin konuyu daha geniş açıdan ele almanıza yol açacağından söz edeyim.)

Ben burada benim de fotoğrafa başladığım dönem olan ve modernizme tepki olarak çıkan 1980’lerin başında yaygın olarak kullanılmaya başlanan postmodernizm kavramıyla başlamayı uygun gördüm.

Post modern dönem de, her türlü fotografik görüntü ve sanat eseri birbirini belirler. Fotografik türün sınırları genişlediği için kesin bir tanımlama yapmak zorlaşır. Diğer disiplinlerle iç içe geçerek kaynaştığı gözlenir. Postmodernizm kapitalist kültürde, özellikle günümüz sanatlarında gelişen bir harekete verilen addır demiş Sarup. Bu dönem klasik dönemi yadsımış ve ilk bakışta algılanmaya karşı kolay kavranamayanı savunmuştur. Bu dönemde başkalarının çekmiş olduğu görüntüleri yeniden üreterek kendine mal etme durumu söz konusu olmuştur.

Cindy Sherman ismi bu dönem fotoğrafında en çok anılan isimlerden birisi olmuştur. Sherman fotografik görüntüyü, kendisinden önce varolan bir sanat yapıtına yönlendiren açık tavırlar sergileyen fotoğraflarıyla tanınır.

Postmodern dönemde belgesel fotoğrafta ise Nan Goldin ve Martin Par, Araki Nobiyoşi gibi isimler karşımıza çıkar.Nan Goldin sıradan yaşama sahip insanların değil kendisi gibi marjinal bir yaşama sahip insanların fotoğraflarını çeker. Fotoğraflarının bir kısmı seksüel konuları cesurca ele alan şoklayıcı fotoğraflardır.

İçinde yaşadığımız Dijital dönem için ise Baudrillard düş gücünün simülasyonla birlikte ortadan kalktığını, bundan böyle gerçekle gerçek kavramı arasında düşsel bir beraberlik olamayacağını savunur. İçinde bulunduğumuz çağın en önemli özelliğinin imge ve gerçek arasındaki farkı ortadan kaldırması olduğunu öne sürer. İmgeyle gerçek arasındaki fark ortadan kalktığı içinde, günümüz toplumları daha çok anlam üreten değil, imge tüketen bir toplum haline gelir der. Gerçi birçok düşünür bu fikirlerinden dolayı onu eleştirir ama sanırım benim instagram örneğim için en uygun açıklama bu olsa gerek.

İçinde bulunduğumuz çağda, artık hiper-fotoğraftan bahsedilir olmuştur. Ritchin hiper –fotoğrafı şöyle açıklamış; “İzleyici ve izlenenin aynı anda ve aynı yerde bulunmasına ihtiyaç duyulmayan, geçmişte, şu anda ya da gelecekte olan, görülebilen veya görülemeyen, kısaca hissedilebilen ya da kavranabilen her şeyi dünyasına alan bir fotoğrafçılık olarak düşünülebilir”

Sonuç olarak kendi gerçekliğim üzerinden yola çıkarak, sırasıyla tarihsel süreçte fotoğraf akımlarına ordan da günümüz felsefecilerinin görüşleri üzerinden ilerlediğim yazımda yine kendime dönecek olursam ve bir sonuç çıkarmam gerekiyorsa, samimiyet, masumiyet, dürüstlük gibi kavramlara daha fazla anlam yüklediğimden günümüzde fotoğrafta gerçekliği etkileyecek en önemli unsurun etik olduğunu söylemeliyim. Fotoğrafta etik artık hiç olmadığı kadar önemli bir yere sahiptir. Dostum Tahir ÜN’ün kaleme aldığı “SAYISAL GÖRSEL ÜRETİM ÇAĞINDA FOTOĞRAF” isimli makalesi bu konuda oldukça doyurucu çıkarımlar sergilemektedir.

error: Fotoğraf ve yazılar izinsiz kopyalanamaz !!